Hz. Muhammed Döneminde İslam Ve Yönetim
İnanç / 18 Kasım 2017 Cumartesi Saat 07:06
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
*Onların işleri aralarında istişare iledir* (42/38)

Kuran Müslümanların işlerinin kendi aralarında danışma suretiyle görülmesi gerektiğini yukarıdaki ayette açıkça beyan etmektedir. Hiç şüphesiz *danışma* bir toplumsal mekanizmanın işletilmesi işidir. Hz Muhammed döneminde Mescidi Nebevinin toplumsal yapının ortak kararlar doğrultusunda örgütlendirildiği bir merkez olduğu gerçeği, İslam tarihinin en önemli toplumsal argümanlarından birini oluşturur. Hakkında pek fazla bilgi sahibi olmadığımız husus ise bu mekanizmanın nasıl işletildiğidir. Hz Muhammed’in İslam öğretisini yaymaya başladığı zaman dilimi insanlık tarihinde Tanrı Kralların hükümlerini çoktan yitirdikleri bir döneme rastlar. Hz Muhammed’in atalarından Hz İbrahim ile başladığı öngörülen teolojik devrim çoktan meyvelerini vermiş, saray ya da tapınaklarında ellerinde tuttukları devlet ve iktidar zoruyla kendini tanrı kral ilan eden Tiranların ve diktatörlerin artık başka kılıflar altında toplumsal üretime el koyma ve iktidarlarını devam ettirme çabaları sürmektedir. Yani sömürü ve talan kılıf değiştirmiştir.  Semitik halkların ana yurdu olan Arabistan coğrafyasında Arap aşiretleri içinde yeni bir sömürü aracı parlamıştır.*Hanedanlık* İbrahim’i geleneğin hemen takipçisi olarak ortaya çıkan bu sömürü aracı Hz Musa’nın öğretisine ustaca sızarak Ahdi Atik te zaman zaman Saul adında bir komutanın hanedanı zaman zaman Kral Süleyman soyundan gelen hanedanlar olarak İbrahim’i geleneğin devamı olan Museviliği içerden zehirleyerek bir kabile dinine çevirmiştir. Bu anlayış tarihin demokratik güçlerinin içinden, Essenliler gibi yoksullaştırılmış bir kabileden bir kurtarıcıyı ortaya çıkarmayı gerekli kılmıştır. Hz İsa’nın  mücadelesi  de bir ölçüde tarihe bir iz bırakmış olsa bile oda hemen akabinde  yer yer Gregoryen, Ortodoks, Katolik, Protestan ayrımına dönüşerek bir başka biçimiyle  bu toplumsal öğretiyi de bir bütünen toplumun demokrasi mücadelesi yürüten güçlerinin ellerini güçlendirecek olan çok önemli ahlaki bir unsur olmaktan uzaklaştırmıştır. İslam öncesi Mekke şehir devleti de adına meclis denilen bir hanedan tahakkümü altında yönetiliyordu.

 Bu meclisin adı ise yönetim evi anlamına gelen Darül Nedve idi. Her ne kadar Mekke aşiretleri bir kabile federasyonlaşmasına giderek düzeni sağlamaya çalışmışlarsa da bu yetersiz kalmıştır. Mekke kabile konfederasyonunun yönetsel aygıtı olarak oluşturulan ‘ Dar – ül Nedve ( meclis evi ) belli görevler saptamış, en üstte Haşimoğullarının olduğu fakat diğer kabilelerinde önemlerine göre görevlendirildiği bir hiyerarşiyi saptamıştı. Bu görevler arasında Kureyş’in yabancılara karşı  yürüten ‘Sefera’ (elçilik), genel maliye ve hazine işlerini yürüten ‘Kıdayet’, hakimlik işlerini yürüten ‘Diyet’, Kabe anahtarının korunmasını da üstlenen meclis, yani konfederasyon başkanı olan ‘Hicabe’, su ve içki dağıtım işleriyle ilgili ‘Sıkıye’, vergi ve harç gelirlerini toplama işi olan ‘Rifade’, savaş zamanında askeri işlerle ilgilenen ‘Liva’ ve dönemin toplumsal yaşamında önemli bir yer tutan falcılık işleriyle uğraşan ‘Merci’ vb. sayılabilir. Şehir parlamentosu olarak nitelendirebileceğimiz Dar – ül Nedve’nin varlığına rağmen, bir devlet örgütlenmesinden çok gevşek bir aşiret konfederasyonu görünümündedir.  ( syf: 69 – Mezopotamya’da Dinlerin Doğuşu Ve Gelişimi – Musa Şanak – Aram Yayınları)

Burada Mekke’nin ileri gelen hanedan ve eşraf takımı Mekke’nin Araplar içindeki ayrıcalıklı yönünü de kullanmak suretiyle kendi çıkarları doğrultusunda alınması gereken her kararı hiçbir zorlama ve muhalefete yer bırakmaksızın alıyor, toplumun kaderini belirleyen her karara imza atabiliyordu. O dönem Mekke kutsal bir dini merkez olmasının yanı sıra aynı zamanda bölgenin ticaret merkezlerinden biriydi. Yörenin en büyük panayırı olan Ukaz panayırı her sene Mekke de kurulur ve Kabe’nin içinde putu bulunan bütün kabileler o panayır esnasında kendi putlarını ziyaret etme bahanesiyle Mekke’ye gelir konaklarlar ve ticaret yaparlardı. Elbette Hz İbrahim ve Hz İsmail’e dayandırılan kutsallığın kattıkları bu topraklara sadece ticaret ve put ziyareti için gelinmiyordu. Ancak Arabistan’ın ticaret yolunun ortasında oluşu sadece ibadet amaçlı değil ticaret amaçlı ziyaretlerinde Mekke üzerinden yapılıyor olması şehrin ekonomik bir merkez olmasını da sağlamıştı. İşte Dar-ül Nedve’nin hakimi olan hanedanlar böyle bir servetin üzerinde oturuyor ve onu diledikleri gibi tasarruflarında tutabiliyorlardı. Bu güruhun işi toplumun tüm ahlaki yargılarını çıkarları uğruna hiçe saydıklarının bir önemli delili de Hılfül fudul adlı birlik örgütlemesidir. Hılfül fudul Hz Muhammed’in 20 li yaşlarında vukuu bulan bir hadisedir. Mekke’nin çeteleşmiş hanedan yönetimi eliyle ne hale getirildiğini göstermesi açısından önemli bir örnek teşkil etmesi açısından dikkate değerdir.  

Yine bu dönem içinde Hz. Muhammed’in karakterinin şekillenmesinde önemli olan bir diğer konu Hılfü’l Fûdul ( Fazilet Anlaşması ) dur. Bu anlaşmanın ana fikri yerleşik hale gelmiş Mekke toplumunu göçebe toplumun hukuk ve adalet anlayışından kurtararak yerleşik yaşamın gerekli kıldığı hukuk ve adalet anlayışını oluşturmaktır. Kabile savaşları sorun çözmeyip, toplumsal enerjiyi boşa harcamaktadır. Bundan dolayı savaşsız ama hakkaniyete uygun, adil bir yaklaşım benimsenmeye çalışılır. Bu anlaşma kabile taassubunu aşarak herkes için uygulanacak bir hukuk düzenini ifade eder.  Zebîd kabilesinden bir tüccar malını Mekke ileri gelenlerinden Abs İbn Va’il’e satar ama parasını alamaz. Çünkü Ficar muhaberesinden sonra Mekke ticarette güvensiz bir yer haline gelmiştir. Yabancıların malları alınır ama paraları ödenmez. Paraları ödenmediği gibi canlarından da olurlardı. Yaşanan bir olay bu yaklaşımın aşılmasında zemin olur. Zebedî tarihinde şöyle nakleder. Ebu Kubays Mekke de Kâbe’nin bulunduğu meydana çıkarak durumu bağıra bağıra tüm Mekke’ye haykırır. Bu olay anlaşmanın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynar. Hz. Muhammed bu anlaşma içinde yer alan biri olarak sonraki yaşamında anlaşmanın temsil ettiği ruhu ve yaklaşımı tüm Arap yarımadası’na yayacaktır. Hz. Muhammed bu anlaşma için yıllar sonra şöyle bir değerlendirme yapacaktır:

 “…Ahmed b. Hanbel’in rivayetine göre: Peygamberimiz ‘Abdullah b. Cüdan’ın evinde yapılan And’da bende bulundum. Bence o and, kırmızı tüylü develere malik olmaktan daha sevgilidir. O zaman, Hâşim, Zühre ve Teym…oğulları, denizler bir kıl parçasını ıslatacak kadar suya mâlik oldukça mazlumlarla birlikte bulunacaklarına and içmişlerdi. Ben ona, İslâmiyet devrinde bile çağrılsam icabet ederim!’ buyurmuşlardır. Peygamberimiz o zaman 20 yaşlarında idiler.” ( syf: 399 – 400 – peygamberler tarihi – mehdi yayınevi

Bu antlaşma aslında Mekke toplumundaki *ahlaki politik* geleneğin yeniden diriltilmesi anlamını taşımaktaydı. Bu noktada Hz Muhammed’in aldığı tavır kendi toplumsal anlayışını ortaya koyması açısından da önem taşımaktadır. Mekke egemenlerin iktidarcı, her şeyi kendileri için mubah gören anlayışlarının karşısında Hz Muhammed’in toplumsallıktan yana olan tavrı aslında dikkatle incelendiğinde bir bütün olarak öğretisinin tamamını kapsamaktadır.

Açıkça görüldüğü gibi Mekke de düzen şehir hanedanlarının çeteleşmiş anlayışlarıyla yürütülmekteydi. İşte bu yüzden Medine’ye hicret ve daha sonra Medine antlaşması, Mescidi Nebevinin inşa edilerek toplumsal bir merkez haline dönüşmesi Mekke ve çevresindeki iktidar odaklarını rahatsız etmiştir. Bir anlamda Hz Muhammed’in kendi toplumsallık anlayışını inşa etmek üzere başlattığı devrimsel hareketin köşe taşlarının döşendiğini söyleyebiliriz. Tarih burada da görüldüğü gibi iki ana nehir özelliğiyle akmaya devam etmektedir. Bir yanıyla hegemonik sömürgen güçlerin oluşturduğu ve adına Meclis dedikleri Darül Nedve, yani iktidarcı asalak güçlerin toplumun ahlaki ve politik yapısı başta olmak üzere ideolojik, kültürel ve maddi bütün oluşumlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için kurdukları bir *İdare* mekanizması, diğer yanda Hz Muhammed’in inşa etmeye çalıştığı toplumsallığın gereği olan ve toplumun ahlaki politik yapısını esas alan bir özyönetim mekanizması olarak oluşturulan Mescidi Nebevi yani peygamber mescidi. En geniş tanımıyla toplumun ortak vicdanı olan ahlak ile yine toplumun özgürlük alanı olan politikayı özyönetimin olmazsa olmaz ilkeleri olarak ortaya koyduğumuzda Peygamber döneminde Mescidi Nebevi bu iki toplumsal olgunun hayata geçtiği mekân olarak ta tanımlanabilir. Yine Hılfül fudul antlaşması konusunda Hz Muhammedin tutumu ve söyledikleri toplumsallığın ahlaki temelde inşa edilmesi gerektiğinin en açık pratiğini ortaya koymaktadır. Medine’de inşa edilen Mescidi Nebevinin toplumsal işlevi ile ilgili Abdullah Öcalan’ın tespitleri şöyledir.

 *İlk Medine Camisi'ndeki duruşunu (Hz. Muhammed kast ediliyor) yorumlayalım; tamamen toplumsal sorun tartışılmaktadır. Bu çok net bir husustur. Cemaatten herkes kalkıp, hatta yerinden kalkmadan tüm temel toplumsal konularda görüş beyan ediyor, hesap soruyor. Toplantıların bileşimi ve işleyişi kesinlikle demokratiktir. Kadınlar, köleler, her kavim ve etnik gruptan katılım olabilir. Söz hakkı alabilirler. Örneğin Bilal Habeş bir Afrikalı siyahi köledir. Selman Farisi Fars kökenli bir sahabedir. Kadınlar erkeklerle ortak namaz bile kılmaktadır. Cinsiyet ve kabile şovenizminin başlangıçta, çıkışta, olmadığı açıktır. Yine sınıf ve kabile ayrımcılığı söz konusu değildir. İslam'ın çıkışta demokratik katılımcılığı tartışma götürmez bir gerçekliktir. Ayrıca ilk cami toplantılarında olası yöneticiler ve komutanlar belirlenirdi.* (Demokratik Uygarlık Manifestosu Dördüncü Kitap)

Bu konuda Kuranı Kerimin mesajı da hiçbir yoruma mahal bırakmayacak derecede açıktır.

*Bizde istiyorduk ki o yerde zayıf bırakılanları katımızdan bir lütufla orada öncüler ve rehberler kılalım* (Casas suresi ayet 5)

Bir başka deyişle söyleyecek olursak iktidarcı, hegemonik mantığın iradesizleştirerek her açıdan bir sömürge haline getirdiği toplumsallığı özünde var olan ahlaki politik değerlerle yeniden buluşturarak demokratik devrimi gerçekleştirmek ve sömürünün, insanın insana kulluğunun sona ermesini sağlamak. Kuranı Kerim bunun teorisini ideolojik düzeyde ilkesel olarak ortaya koyarken Hz Muhammed ise gerek Mescidi Nebevi pratiği ve gerekse Medine Vesikası gibi pratikleriyle adım adım bu devrimin taşlarını döşemekle meşgul oluyordu.

Kuran sureleri, Mekki sureler ve Medeni sureler denilmek suretiyle pratik bir ayrıma tabii tutulmuştur. Mekki sureler incelendiğinde toplumsal bir devrimin temel taşlarının döşendiği çok net bir biçimde görülecektir. Yaklaşık yetmiş iki sureden oluşan bu bölümde toplumsal dönüşüme mütehammil insan tipinin oluşturulması için bir anlamda imanı kuvvetlendiren ifadeler bulunmaktadır. Güncel deyimiyle ifade edecek olursak birey ve toplum zihniyet ve vicdan devrimiyle toplumsal dönüşüme hazırlanmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi Önderi Abdullah Öcalan devrimi, iktidarcı herhangi bir gücün devrilerek yerine bir başka iktidarın tesisi olarak tanımlamamış tam aksine bu hatanın, yani devletten ve iktidardan kopmamanın Reel Sosyalizminde içine düştüğü en büyük yanlışlık olduğunu ifade ederek devrimin, toplum ne kadar devletçi ve iktidarcı hegemonyanın baskısı altında kalmış olsa da doğal toplum aşamasından beri kök hücrelerinde bulunan ve toplumsallığın temellerini teşkil eden *ahlaki politik* değerlerin yeniden topluma kazandırılarak iktidara ve devlete karşı verilmesi gereken mücadele olduğunu vurgulamıştır. Bu açıdan bakıldığında devrim anda olup biten bir değişim olmayıp vicdan ve zihniyette başlayıp devletçi ve iktidarcı modernitenin bütün etkilerini adeta kusarak toplumsallık dışı her türlü kültürel, ideolojik zihinsel inşadan ve bunun getirdiği maddiyat temelli yaşam tarzından uzak durularak gerçekleştirilebileceğini ifade etmektedir.  *Hissin ve anlamın yaşattığı insan en güçlü insandır* Sayın Abdullah Öcalan’ın sadece bu sözü üzerinde bile hakkıyla düşünüldüğünde batının insanı makineleştiren ve iktidarın hizmetine sokan anlayışı karşısında doğunun maneviyata öncelik veren İslam'da da  Hikmet ve irfan olarak ifade edilen geleneğini takip ettiğini toplumu ve dolayısıyla bireyi özgürleştiren öğretisini temeline aldığını görmek mümkündür. Bu anlamıyla Hz Muhammed’in çıkış dönemindeki mücadelesinin toplumun özüyle buluşarak *ahlaki ve politik* değerlerini kendi kökleri üzerinde yeniden inşa etme düsturunu çok güçlü temsil ettiğini görüyoruz. Hiç şüphesiz bu mücadelenin M.S. 620 li yıllarda ve Semitik bir coğrafya olan Arabistan çölünün tamda orta yerinde yapılıyor olmasını da hesaba katmak gerekir. Yani Toplumsallığın devlet ve iktidarla tanışmasından yaklaşık 3600 yıl sonra ve köken kültür olarak ataerkil anlayışın çok uzun zamandır hükmettiği bir sosyolojik tarihselliğin mekânında verilen bu mücadelenin karşılaşacağı zorluklar hızı ve temposu hakkında da bize ancak bu düşünce biçimi bir fikir verebilir. Nitekim Medine sözleşmesi imzalanıp Mekke hâkimlerinin de bundan haberi olduğunda Mekke ileri gelenlerinden ve Hz Muhammed’inde amcası olan Ebu Süfyan’ın şöyle dediği rivayet edilir.*Şu işe bak bu adam nerdeyse kölelerimizi bize mirasçı kılacak*  İşte bu sözlerde ortaya çıkan gerçek Mekke egemenlerinin Hz Muhammed’in getirdiği mesaja neden karşı çıktıklarının en açık delilidir. Onlar için Kâbe’nin içindeki putlar kendi egemenliklerinin ve maddi kazanımlarının simgeleri olmaktan öteye bir anlam taşımamaktaydı. Bunun en açık biçimiyle ikinci Halife Ömer Müslüman olduktan sonra şöyle ifade etmiştir. *Biz cahiliye zamanında uzun yolculuklara çıkacağımız zaman helvadan putlar yapar ve bizi korusunlar diye yanımıza alırdık. Sonra yolculuk esnasında acıktığımızda oturup onları yerdik* Bu iktidarcı anlayışın inanca verdiği değeri, biçtiği anlamı ortaya koyması açısından önemli bir itiraftır. Bu gün ile bağlantısını kurduğumuzda sanki bu söylenenlerin yaşandığı zamandan günümüze kadar yaklaşık 1500 yıl geçmemiş gibi taptaze yaşanmaktadır. Bu gün Kapitalist Modernitenin toplumlar üzerindeki ideolojik inşaları endüstriyalizmin hızına yetişememektedir. Kapitalizmin geldiği aşamada (Finans Kapital çağı) artık 20. Yüzyılın başında sınırlarını cetvelle çizerek kuruduğu ulus devletler sermayenin globalleşme hareketinin önündeki engeller haline gelmiştir. Gelinen noktada Kapitalist Modernite 19. Yüzyılın başında yarattığı Ulus-Devlet tanrısını Ortadoğu da kendi eliyle yeniden biçimlendirerek amaçlarına uygun bir şekle sokmaya çalışmaktadırlar.   Bu açıdan Mekke egemenlerinin Hz Muhammed ile olan mücadelelerinin altında da onların anlam dünyalarında var ettikleri bir kutsallığı aramak boşunadır. Çünkü kutsallık toplumsallığın üretimidir. Toplumlar kendileri için değerli olduğuna inandıkları şeyleri kavramsallaştırarak saygı duyarlar. Bütün kutsallıklarda bu anlayıştan doğar. Bunun için var olduğu andan itibaren toplumsal yaşamın her anında emek kutsaldır, paylaşım kutsaldır, toplumsallığı bir arada tutacak her çaba kutsaldır. Kutsallıklar zorla üretilmez toplumla paylaşılan her değer kutsaldır ve bunlar toplumun genetiğine kazınmış kök hücresinde bulunan iradi kabulle ifade edilen toplumun ortak vicdanının yani *toplumsal ahlakın* doğal üretimleridir. Yine toplumsallığın bir diğer özelliği de *özgürlüktür*. Özgürlük aynı zamanda sorumluluğu da içinde barındıran bir kavramdır. Sorumluluk bireyin içinde yaşadığı toplumla ilişkilerini biçimlendiren en güçlü bağı oluşturur. Ne devletçi iktidarcı sistemin toplumu kendi çıkarları için şekillendirmeye çalıştığı adına  *hukuk* dediği sömürü aracının topluma bıraktığı nefes almaya bile yetmeyen alanın adı özgürlüktür,  ne de günümüzde toplum mühendisliği eliyle imal edilmeye ve kapitalist modernitenin göz bağıcılıyla inşa edilmeye çalışılan illüzyondur özgürlük. Özgürlük toplumun yaşamsal işlerinin görülmesi için her bireyin söz söylemesi, pratik çalışmaya katılması kendi özyönetimlerinde yer alarak toplumsal sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmasının adıdır. Toplumsallığın ahlaki politik temelinde bütün bu gerçekler yatmaktadır.

İşte Mekke egemenlerini Hz Muhammed’in mesajına karşı asıl cephe aldıran ve amansız düşman haline getiren bu gerçekliktir. Yani iktidarın elden gidiyor olmasını görmeleridir. Toplumun kendi öz yönetim gücüne kavuşuyor olmasını hissetmeleridir.  Kuran-ı Kerimde bu tür toplumsal sapmalar sel ve köpük örneğiyle ifadelendirilmiştir. * Gökten bir su indirdi de vadiler kendi miktarlarınca sel olup aktılar. Selde suyun üzerine çıkan bir köpük yüklendi. Bir süs eşyası yapmak için ateş üzerinde körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük oluşur fakat köpük atılıp gider. İşte Allah böyle misaller verir İnsanlara faydalı olan ise yerde kalır* (Rad 17-18)  Gerçekten de toplumun kök hücrelerinde saklı olan kolektivizm ve kominalite, birlikte yaşama ve yaşananı paylaşma gerçekliği, iktidarcı ve mülkiyetçi her türden saptırmaya rağmen bu gün bile terk edilmesi mümkün olmayan kutsallık olarak özellikle köylerimizde yaşanmaktadır. Ortak üretim, yardımlaşma ve yaşamı ortak olarak planlama modernitenin bütün oyunlarına rağmen halen verimli hilalin köylerinde bütün canlılığıyla yaşanmaktadır. Tekrar konumuza dönecek olursak o gün Mekke egemenlerini Hz Muhammed’in mesajına karşı en sert tavrı almaya zorlayan işte bu toplumsal uyanış nüvelerinin atılıyor olmasıydı. Medine’ye hicretten önce Hz Muhammed ve arkadaşlarının Mekke de gizlice toplanabilecekleri bir tek yerleri vardı. O da Darül Erkam idi. Yani Zeyd Bin Erkam adlı sahabenin evi idi. Erkam evini Hz Muhammed ve arkadaşlarına Mekke’nin o zorlu koşullarında açmıştı. Çoğu zaman Hz Muhammed ve arkadaşları toplantılarını bu evde yapıyor ve planlamalarına dair kararları bu evde alıyorlardı. Pratiğe geçirdikleri hemen her eylemin kararı Mekke döneminde bu evde alınmıştır. Örneğin ilk hicret olan bir kısım sahabenin Habeşistan’a gitme kararı, yine Ebuzer Gıffari’nin Kâbe’ye yürüyerek artık gizlilikten çıkarak Mekke egemenleriyle bir anlamda açık tartışma kararı hep bu evde alınan kararlardır. Bu sahabe bundan dolayı daha sonraları ağır işkencelere maruz kalacak ve gözleri önünde annesinin şehadetine tanıklık edecektir. İşte Medine’ye hicretten sonra yapılan ilk planlamanın Mescidi Nebevinin inşası olması bütün bu açılardan önem taşımaktadır. İşte bütün bu sebeplerden dolayı Mescidi Nebevi Hz Muhammed ve arkadaşlarının ilk meclisi, demokrasinin kurumsallaştığı ilk yapı, ilk eğitim kurumu, ilk askeri karargâh olmak gibi birçok özelliği vardır. Toplumun politik kararlarının alındığı ilk merkezdir. Arkadaşlarının Hz Muhammed’i aradıklarında bulunacağı iki yerden biridir Mescidi Nebevi. Eğer mescit te değilse evindedir. Özetle Mescidi Nebevi, anahtarı görevlilerin elinde olan namazdan namaza açılıp sonrada kilitlenen bir devlet dairesi değildi. Bunun yanı sıra Ashabı Suffe’den de bahsetmek gerekmekte. Ashabı Suffe kelime manası olarak sofa sahipleri anlamına gelmektedir. Sofa bilindiği gibi külliye tarzı yapıların ortasındaki boşluk alana verilen isimdir. Mescidi Nebevinin sofasında yapılan ve medrese değimiyle adına hücre denilen küçük odalarda yaşayanlara verilmiş isimdir. Peki, kimdir bunlar? Hz Muhammed’in hareketine katılmış mustazaflar, yani toplumun emekçileridir. İranlı bir muhacir olan Selman Farisi bunlardandır. Elinde inandığı uğruna mücadeleden başka hiçbir şeyi olmayan Ebuzer Gıffari bunlardandır. Bütün ailesini ve maddi varlığını bu mücadele uğruna yitirmiş Ammar Bin Yasir bunlardandır. Bu insanlar kendilerini bu mücadele uğruna adamış günün 24 saati mücadelenin emrinde olan, bir lokma, bir hırka felsefesiyle Hz Muhammed ile birlikte olan insanlardır. Hz Muhammed’in sofrasından yerler, onunla birlikte doyar, onunla birlikte aç kalırlardı. Onunla birlikte savaşların en ön saflarında kılıç sallar, ok çekerlerdi. Özcesi Mescidi Nebevinin kimsesizlere barınak olma gibi bir sosyal işlevi de vardı. İşte bir yandan bütün bu işlevselliğiyle Mescidi Nebevinin inşası, yani Hz Muhammed ve arkadaşlarının ilk meclis planlamasının Mescidi Nebevi de hayat bulması ve bunun Medine sözleşmesi ile adeta bölgesel bir parlamentoya dönüşme gerçekliği ve bütün bu girişimlere Ashabı Suffe gibi inanmış kadroların öncülük ediyor olması Mekke’nin egemen hanedanlarının uykusunu kaçırmak için yeterli gelişmelerdi.

 Mekke egemenleri için Lat. Menat, Uzza vb. putların yıkılacak olması kendi iktidarlarının yıkılacak olmasından daha önemli değildi. Bu yüzden daha Hz Muhammed Medine’ye Hicret etmeden amcalarından olan Ebu Leheb, Ebu Talip vasıtasıyla Hz Muhammed’e çok açık bir teklifte bulunmuştu. Bu teklif Hz Muhammed’in Darül Nedve başkanlığı da dâhil olmak üzere Mekke’nin en zenginlerinin arasına sokulması, en soylu ve güzel Mekke kadınlarıyla evlendirilmesini de içeriyordu. Hz Muhammed’in buna karşı cevabı şöyle olmuştu. * Ey amca Vallahi sağ elime ayı, sol elime de güneşi verseler ben yine de davamdan vaz geçmem.*( Tirmizi cilt 6 menakıbı Ebu Talip)

Böylesi bir tavrın devrimci bir tavır olduğu açıktır. Hz Muhammed yöntem olarak da devrimci bir yöntemi benimseyerek mücadelesini birçok zorluğa rağmen toplumsal değerlerden ödün vermeksizin devam ettirmiştir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bütün bu mücadele Hz Muhammed’in sağlığında başlayan ve vefatıyla pratikleşen iktidarcı sapmadan payını almış ve Hz Muhammed’in cenazesi iktidar kavgasından kaynaklı nedenlerden dolayı 3 gün sonra gömülebilmiştir. İslam tarihinin bundan sonra bu güne kadarki seyir çizgisi Emevi, Abbasi, Eyyubi, Fatımi, Osmanlı vb. hanedanların ve mezheplerin iktidar ve devlet kavgası olarak gelişmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Her biri Hz Muhammed’in sünnetini (âdetini) ihya etme iddiasında olan bu akımlar topluma ait olan inanç ve kutsallıklar üzerinden kendi iktidarlarını inşa etme çabası gütmektedirler. Bu gün Ortadoğu da yaşanan kaos kapitalist Modernitenin inançlar üzerinden körüklediği bir iktidar savaşına dönüşmüş durumdadır.  Sonuç olarak İslam’ın Hz Muhammed dönemindeki uygulamalarını esas aldığımızda apaçık görülen şey toplumsallığın oluşturduğu ahlaki yapının bir öz yönetime dönüştürülme mücadelesinin verildiğidir. Gerek Hılfulfudul olayındaki genç Hz Muhammed’in tavrı,  gerekse Peygamberlikten sonra toplumsal olaylara müdahale biçimi olarak Mescidi Nebevi deki geniş katılımlı demokratik işleyiş ve bunların pratiğe yansıması olan Medine Sözleşmesi bizlere dinin iktidarların ve devletlerin toplulukları sömürü aracı olarak kullandıkları bir olgu olmadığını, en azından böyle doğmadıklarını tam aksine dinlerin ve onların içerdiği tüm kutsallıkların toplumun ortak vicdanından yani *ahlakından* kaynaklı gerçekler olduğunu göstermektedir.  Bu ahlaki yapıya dayalı toplum tarafından inşa edilen özyönetimler ise aynı temelde toplumsal işlerin en geniş katılım olan her bireyin iradeleşerek toplumsal yönetimlerde yerini alması olarak ifade edebileceğimiz *politika* alanının zeminini oluşturması açısından toplumun damarlarında akan kan kadar önem arz etmektedir. İslamiyet’in doğuş döneminde Hz Muhammed’in pratiğinde de ifadesini bulan bu tarz anlayışa bir isim vermek gerekirse *Demokratik İslam* tanımının bu pratiği ifade edebileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Unutulmamalıdır ki Demokrasi toplumlara ait olan bir kavramdır. Devletler ve iktidarlarla ilişkilendirilemez. Özetle devletin demokrasisi olmaz ancak demokrasi ile sınırlandırılan devletlerden söz etmek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında *Demokratik İslam* devletin dinini değil toplumların inanç ve ahlak bütünlüğünü ifade etmektedir tıpkı bütün diğer inanç biçimleri gibi. Çünkü iktidarın bir tek şeye imanı vardır o da sahip olduğunu vehim ettiği zor ve baskıdan kaynaklanan gücüdür. Vehim ettiği diyoruz çünkü elinde bulundurduğu zor gücü halkların kuvvetli bir tokadıyla yıkılacak kâğıttan binaya benzer. Yeter ki toplumsallık örgütlü bir şekilde zulmün karşısına dikilebilsin. Selam ,esenlik ve özgürlükle…

Kemal Amedî

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Hz  Muhammed  Doneminde  Islam  Ve  Yonetim  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.